Bildiriler

"Operasyon"

Türkiye ordusu bir kere daha Irak'a "PKK'yı ortadan kaldırmaya yönelik operasyonu" yani savaşı fiilen başlattı. 1983'teki Türkiye'nin Irak'a ilk girişinden beri değişmeyen bu kanlı döngünün bir kere daha tekrarlandığını görüyoruz.

EKİM DEVRİMİ: İŞÇİ SINIFININ KAPİTALİST BARBARLIĞA CEVABI

DÜN

1917'de Rusya'da işçiler patronlarının savaşını sürdürmeyi daha fazla kabul etmeyi reddettiler. 1914'te başlayan dünya savaşı sadece Rusya'yı değil bütün dünyayı toptan yıkımın eşiğine sürüklemişti. Cephede askerlerin yaşadığı doğrudan ölüm tehlikesi cephe gerisindeki açlık ve toplu kıyım... Bütün bunlar sadece dünya pazarının, paranın ve sermayenin, soluyla sağıyla savaşı destekleyen parlamentoların tek sözle kapitalizmin ve onun egemen sınıfı olarak patronların kendi varlık zeminlerini yıktıklarının göstergesiydi. Çünkü daha fazla pazar için pazarlar yok ediliyor, bir ülkenin patronlarının fabrikaları çalışsın diye diğer ülkenin birikimleri yıkılıyor, üstelik bütün bu süreçte o fabrikaları ve genel olarak toplumu yaşatan emekçiler katlediliyordu. Kapitalist saçmalığın patlama noktasına işçi sınıfını cevabı Ekim Devrimi oldu. Tarihte ilk kez bağımsız bir sınıf olarak emekçiler iktidarı işçi-köylü-asker konseyleri yoluyla ele geçirdiler, yıkımı ve sefaleti derinleştirmekten başka bir işe yaramayan patronların savaş-barış ve tekrar savaş döngüsünü kırdılar. Konseyler yoluyla örgütlenen işçiler sürmekte olan savaşa karşı tek çözümün iktidarı kendi ellerine almak olduğu çünkü patronlar düzeni devam ettikçe barışın sadece yeni savaşlar için bekleme süresi olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden onlar bütün dünya işçilerini savaşı ve barbarlığı üreten patronlar ve sermaye düzenini yıkmaya çağırdılar.

BUGÜN

Ya Kapitalist Yok Oluş Ya Komünist Kurtuluş

Küresel ısınma; deniz sıcaklığının artması, kutupların erimesi, hava durumundaki şiddetli iniş çıkışlar gibi göstergeleriyle her geçen gün daha da ciddi bir hal almakta. Hava kirliliği, susuzluk sıkıntısı, doğal afetlerin ve onların yarattığı yıkım, orman yangınları, ve nükleer enerjinin sorumsuz ve pervasızca kullanımının verdiği korkunç zararlar da kapitalizmin doğaya ve dolayısıyla insana verdiği korkunç zararın bir göstergesi.

 

Kyoto Prolokolü Çözüm Mü?

Kendilerinin neden olduğu bu vahim durumun farkında olan kapitalist devletler, öncelikle toplumsal konumlarını koruyabilmek için bu felaketin çözümünü ellerinde tutuyormuş gibi davranıyorlar. Ellerinde tuttuklarını iddia eddikleri çözüm ise adı Kyoto Protokolü olan bir antlaşma. Antlaşmayı imzalayan endüstrileşmiş ülkelerin 1990'da yaymakta oldukları sera gazı miktarını 2010'a kadar %5 azaltmayı hedefleyen protokol, açıkça sorunu çözmeye yeterli olmaktan bir hayli uzak. Kyoto Protokolü kapitalistlerin, doğanın yıkımı sorununun kökenlerinin kapitalist üretim biçimi olduğunu gizlemek, mevcut düzenin bu sorunu çözebileceği aldatmacasını yaratmaktan başka hiçbir işleve sahip değil.

 

Kapitalistler Kendi Verdikleri Sözleri Tutamıyor!

Zaten baştan yetersiz olduğunu herkesin kabul ettiği bu protokole imza atmış kapitalist devletlerin bazılarının şu anda yaydıkları sera gazı miktarındaki değişimin ne kadar olduğuna bir bakalım: 2004 verilerine göre Kanada yaydığı sera gazlarını %27, İspanya %49, Norveç %10, Yeni Zellanda %21, Yunanistan %27, İrlanda %23, Japonya %6.5 ve Portekiz %41 oranında arttırmış durumda. Dünya burjuvazisinin bir kısmı ekolojik felaket tehlikesinin farkında. Fakat mesele dünya burjuvazisinin doğayı kurtarmak isteyip istememesi, el ele verip antlaşmalar imzalayıp imzalamaması değil; mesele burjuvazinin bu sorunu çözüp çözemeyeceği.

DUR! OKU! DÜŞÜN!

 

Son çatışmalardan gelen ölüm haberleriyle birlikte anlamsız bir savaşta kurban edilen emekçi çocukları için bir kere daha üzüldük. Patronlar takımı ve onların medyası da her zaman ki gibi daha fazla katliam daha fazla ölüm ve daha fazla kaos için bağrınmaya başladı. Sonuç; insanlar sokakta "terörist" arar oldular... Iyi ama neden bu noktaya gelindi?

Çünkü patronların devleti, uzun süredir açıkça ortaya çıkmış olan bir kriz içerisinde. Bunun temelinde yatan ekonomik gerekçe Türkiye'deki emekçilerin emilecek kanının kalmamış olması ve üstüne üstlük dün THY'de ve bugün de daha kararlı bir biçimde Türk Telekom ve Novamed Grevlerinde olduğu gibi direnmeye başlamalarıdır. Artan orandaki uluslar arası borçlar ve gittikçe kurgusallaşan sermaye, "para piyasalarında" ve aslında devlet borcu olarak biz emekçilerin sırtında şiştikçe daha da kırılganlaşmakta. Bu durumu sürdürebilmek için patronlar tayfası, toplumsal olarak ırkçılığı pompalamakta böylece Kürt sınıf kardeşlerimizi daha ucuza sömürmekte, Türk emekçileri ise sokaklarda ve meydanlarda sefil bir durumda yozlaşmaya bırakmaktadır. Bu durumun politik sonucu ise her yerde duyduğumuz ama hiçbir soruna çözüm olmayan savaş naralarıdır. Çünkü devletin ideolojik duvarları her gün çatlamaktadır. Yaşadığımız rezalet biz emekçiler ve (geleceğin emekçileri) öğrenciler tarafından daha da sorgulanabilir hale geldikçe sermaye de toplumu yozluğa çürümeye ve dağılmaya o oranda itmekte ve kendisine anlamını veren bütün toplumsal meşruiyetini yitirmektedir. Son yaşanan katliama patron tayfasının çanak yalayıcısı olan politikacıların açıklamaları ise şudur;


Patronların ulusalcı-milliyetçi kanadı için mesele her zaman ki gibi ABD'nin çevirdiği "komplolar"dır. Onlara göre TSK bir kez kuzey Irak'a girse sorun çözülecek "terörün kökü kurutulacaktır". Hal bu ki ABD'nin kendisi çok önce değil daha 2003'te işçi sınıfından gençleri Irak'ta yine oradaki işçilere kırdırmak istemiş, Türkiye patronları ise o zaman bunu hem bizi savaşa ikna etmekte güçleri yetmediği için hem de kendi basiretsizlik ve zayıflıklarından dolayı yapamamıştır. Gerçek şu ki Türkiye'nin patron tayfası her zaman ABD'nin kuyruğuna dizilmiştir ve TSK'da bu gün onun emrinde Afganistan'da ve Lübnan'da sınıf kardeşlerimizi öldürtmeye hazır beklemektedir. Dolayısıyla patronların ulusalcı kanadının yaratmaya çalıştığı yalanın aksine onlar ve ABD emperyalizmi arasında hiçbir çıkar ayrılığı yoktur tersine çıkar birliği vardır. Ve TSK'da bu ittifakın silahlı yürütücüsüdür. Dahası Kuzey Irak'ta yapılacak her hangi bir katliamın sadece daha fazla asker ölümüne ve orada da daha fazla "sivilin" toplama kamplarında sürünmesi ve savaş alanlarında katledilmesi anlamına gelecek, bu da büyük şehirlerde patlayacak daha fazla bombayla karşılık bulacaktır.

Sınıf Mücadelesinden Emekli Olunmaz!

(Ankara'daki Emekli Eyleminde Dağıtılmıştır)

Yıllarca canını dişine takarak ekmek mücadelesi vermiş işçilerin emekli olmaları, düzenin isteğine rağmen onları hayatın dışına nasıl itmiyorsa, daha iyi yaşam koşulları için mücadeleden de uzaklaştırmıyor. Emeklilik sonrasında da işçiler, emeklilik öncesinde yaşadıkları kira derdi, maaş yetersizliği gibi pek çok problemi yaşamaya devam ediyorlar; hatta emekli aylığıyla geçinemedikleri için tekrar çalışmaya bile başlıyorlar. Dolayısıyla işçinin emeklilik öncesi ve sonrasında yaşadığı sıkıntılar nasıl herhangi bir değişikliğe uğramıyorsa, çıkarlarında da herhangi bir değişiklik olmuyor. Bu durumda çalışanlar ile emeklilerin çıkarlarının ortak olduğu ortadadır. Çıkar ortaklığı işçi sınıfı ile emeklilerin sorunlarının çözümü için biraraya gelmelerini ve ortak bir mücadele etrafında birleşmelerini gerekli kılıyor.

Çıkarları ortak olan işçilerin mücadeleleri de birbirini etkiliyor. Örneğin kamu işçilerinin ücret artışını sağlamaya yönelik mücadelesi ve bu mücadelenin sonucu yalnızca kamu işçilerine değil, bütün sınıfa etki ediyor. Son dönemdeki gelişmelere baktığımızda sendika bürokratlarının işçi sınıfı adına devletten istediği %2'lik zam üzerinde bile kimi pazarlıkların yürütülmekte olduğunu görmekteyiz. Bu pazarlıkların aleyhte sonuçlanması yalnızca kamu emekçileri için değil, sınıfın geri kalanı için de olumsuz olacak. Öte yandan THY işçileri sendika yönetiminin "ulusal çıkarlar" bahanesiyle koyduğu engellere rağmen greve gitme konusundaki kararlılığıyla %10'luk bir zam almayı başardı. Bu %10'luk zam yaşanan enflasyon karşısında kazançtan ziyade daha az kayıp olarak nitelendirilebilir. Ancak kapitalist ekonominin kalıcı kazanımları imkansız kıldığı gerçeğini göz önünde bulundurursak alınan bu sonucun yine de tüm işçi sınıfını olumlu yönde etkileyebilecek bir kazanım olduğunu söyleyebiliriz.

Barbarlığın Alacakaranlığına Doğu

(Enternasyonalist Komünist Sol'un Taksim ve Sıhhiye'de Dağıtılacak 1 Mayıs Bildirisi)

 

Bir 1 Mayıs bildirisinde ne söylenebilir? İşçi yaşamının düşen standartları ve ya işsizliğin yaygınlığı mı? Burjuvazinin her zamankinden daha fazla sömürücü ve yüzsüz olduğu mu? Yoksa kapitalizmin gün be gün geçtikçe daha çok sayıda insanı ölüm, sefalet ve acı ile yüz yüze bıraktığı mı? Bunların hepsi elbette söylenebilir fakat artık bu gerçekler kısmi olarak burjuvazinin bile kabul ettiği ve herkesin bildiği gerçekler… Peki bir 1 Mayıs bildirisi işçi sınıfına yeni kurtuluş yolları yeni “ütopyalar” ya da yeni mücadele yöntemleri mi göstermeli? Biz bunların da az çok belli olduğunu ve az genel olarak mücadele yöntemlerinin sınıfa süpermarkette satılan farklı markalar gibi önerilebilecek hazır şemalar olamayacağına inanıyoruz. Ama şuna eminiz ki işçilerin insani bir yaşam ihtiyacının karşılanması önünde ciddi engeller var. Ve işte neredeyse hiçbir 1 Mayıs’ta üzerine doğrudan gidilmeyen konunun bu olduğunu düşünüyoruz. Tam tersine bütün 1 Mayıslarda “sol”un çaresiz ve nafile ağlaşmaları kulaklarımıza gelen tek ses olmayı sürdürüyor. Sol bize hala 8 saatlik iş gününden veya sendikal haklardan bahsediyor. Hala bize burjuva politikalarına müdahil olursak ve dinci ya da kemalci, milliyetçi ya da liberal, ulusalcı ya da ulusal kurtuluşçu politikalara destek verirsek hayatlarımızda bir şeylerin değişebileceğinden bahsediyor. Daha 14 Nisan da burjuvazinin bir fraksiyonu sınıfımızın bir kısmını bir başka burjuva fraksiyonuna karşı sokağa döktüğünde bu gerçek açık bir şekilde görülmedi mi… Peki değişen nedir? Neden sermaye ve devletin içindeki egemen kanatlardan hiçbiri bize insani bir yaşam sağlayabilecek somut öneriler yerine hep aynı köleliğin farklı renklerini öneriyor? Değişen nedir?

SAVAŞ KARŞITI EYLEMLER NEDEN SAVAŞI DURDURAMIYOR?


• Geçtiğimiz yıllarda özellikle Türkiye’nin Amerikan ordusunun Irak sınırını kullanmasına izin vermeyişiyle birlikte yaygınlaşan mite göre savaş karşıtı eylemler savaşı durdurma gücüne sahipmiş diye düşünülüyor. Halbuki savaş karşıtı eylemlerin sayısal olarak çok daha fazla katılımla ve daha sert çatışmaların yaşanmasıyla gerçekleştiği İngiltere ve Amerika’da savaş karşıtı eylemler hiçbir işe yaramadı ve hala da geleneksel birer yıldönümü eylemi olmayı sürdürüyor.


• Savaş karşıtı eylemlerin bu işlevsizliğini anlamak için öncelikle savaşın doğasını anlamak gerekiyor. Günümüzde savaşlar onu yürüten taraflara hiçbir fayda sağlamadığı gibi sadece daha fazla barbarlıkla sonuçlanıyor. Hemen gelecek itirazı duyar gibiyiz; ama Irak’taki savaş Amerika’nın petrol çıkarları için yapılmadı mı? Bir bakıma öyle, fakat petrolün ne için kullanıldığı daha önemli. Amerikan devleti petrolü doğrudan bir ekonomik kazanç elde etmek için değil sadece askeri ihtiyaçları yani savaş makinesini daha çok güçlendirmek için kullandı. Üstelik Afganistan’da ya da Sırbistan’da petrol gibi bir doğal kaynak da yoktu.

Maskeler Aşağı!

Demokrasi hüküm veriyor…

Yıllardır milliyetçi-ulusalcı sermaye söyleminin “biz-onlar” cepheleşmesini izliyor ve demokrasi adına vaazlarını dinliyoruz. Demokrasiyi bekliyoruz. O demokrasi Irak’a bombalar olarak inerken bunun gerçek olmadığını öğreniyoruz. O demokrasi iç savaşlarla tıkanırken ve Kürt-Türk işçi sınıfının birbirini öldürmesi olurken, yine demokratik süreçlerde harcanıyoruz. Demokrasi ve savaş, demokrasi ve ölüm, demokrasi ve kan… Generaller, medyalar ve sermayenin silahlı silahsız uşakları kanlı ellerini yüzümüzde kurularken demokrasi için diyorlar.

BİR MAYIS İŞÇİ SINIFININ ULUSLARARASI MÜCADELE GÜNÜDÜR

1 Mayıs uzun zamandır işçi sınıfı için anlam taşımayan bir tören olarak kutlanmaktadır.Başlangıçta kastedilen anlamı, uluslararası işçi dayanışma günü iken; bugün 1 Mayıs mitinglerinde gördüğümüz şey, farklı sol grupların işçi sınıfına bir takım ulusalcı örgütleri destekleme çağrısıdır Bu; NATO üyesi bir Türkiye gerçeğini umursamaksızın, emperyalizme karşı bağımsız bir Türkiye çağrısında bulunan Türk ulusalcı solu yada Güneydoğu'da devlet barbarlığından usanıp, Kürt milliyetçilerinin yanında yer alan Türk savaş alanını terkedip Kanada sınırını geçen 6000'den fazla Amerikan askerini görüyoruz.milliyetçiliği, hatta‘'Yankee go home'' sloganlarıyla bağıran anti-Amerikancı solun sesi olsa bile...Ne için?Sonrasında sevimli Türk kapitalist patronlarımıza sahip olabilmek için.Bütün bunlar midemizi bulandırmakta.Asıl bizi üzen ise, işçi sınıfının uluslararası dayanışma ilkelerinin savunulmasının küçük bir uluslararası gruba kalmış olmasıdır.

Lübnana Gidecek Askerler ve İşçi Mücadelesi

 

Son haftalarda gündem, cesurca ihtiyaçları için mücadele eden kamu işçileri tarafından sarsıldı. Kamu emekçileri, grev yapmalarına bile izin vermeyen sisteme karşı ihtiyaçları için mücadele ettiler. Devlet onlara yüzde dörtlük bir zam teklif ediyordu ki yüzde sekizlik enflasyon göz önunde bulundurulduğunda bu yüzde dörtlük bir kayıp anlamına geliyordu. Kamu emekçileri bunu kabullenmdiler ve devlete karşı gerçek bir sınıfı mücadelesi verdiler.

Tabii ki bu olaylar yaşanıken gündemde başka konualar da vardı. Türkiye'de zamanlamasının devlet için daha olumlu olamayacağını düşündüren PKK bombaları, ve tabii ki Lübnan'daki durum. En sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lübnan'a da asker gönderme kararı aldı.