Gece Notları Mart / Editöryel
ALACAKARANLIK(Editöryel)Derinleşen krizin ortasında sığ devlet tartışması Egemen sınıf bir kriz yaşıyor ve bunun yüzeydeki ifadesi de orda burada “devletin derin krizi olarak yansıyor bizlere. Hrant Dink in öldürülmesiyle birlikte başlayan bu “kriz”in aslında devlet düzeyinde yaşanan bir çatlamanın belirtisi olduğunu görebiliyoruz.
Devletin kurumları bu süreçte birbirlerine karşı saflaştılar ve hainlik suçlamaları havalarda uçuştu. Suçlu kimdi devlet mi hükümet mi tartışmaları uzun süre medyayı işgal etti. Şurası açık ki devlet, bu kriz ile birlikte toplumu “istikrara kavuşturma” yani, işçi sınıfını burjuvazinin ulusal çıkarları doğrultusunda sindirme görevinde zaaf içindedir. Bunun nedeni de apaçık ki her türlü ideolojik tartışmada daha da çürüyen devletin meşruiyet zemininin burjuvazi arasında beliren ayrımlar doğrultusunda daha da sorgulanabilir hale gelmesidir. Sermayenin kendi içindeki bölünmüşlüğünün ifadesi olarak gündemi işgal eden derin devlet tartışmasının aktörleri yıllardır kronikleşen ve gelenekselleşen devlet-sermaye-çete sarmalının ortasında ‘Türk’ halkına! gayet masumane gözüken bir çaresizlikle devletinin derin olduğunu itiraf ediyor. Derin devletin ne olduğundan arkasında hangi güçlerin bulunduğuna kadar ardı arkası kesilmeyen bu tartışmanın bizim için açık olan yanı şudur ki sermayenin ve onun sınıflar arası güç denge unsuru olarak beliren devletin kendisine içselleştirdiği ve entegre ettiği bu faşist grupları teşhir etmeden sadece gündeme getirmesi bile aslında yaşanmakta olan ve gün geçtikçe derinleşen krizin kendini devlet düzeyinde göstermesinden başka bir şey değildir. Peki, bu kriz nedir? . Temel olarak kriz ulusalcı ideoloji ve onun maddi zemini olan ulus devletin sermayenin sırtında giderek artan bir yüke dönüşmesi ve bunun devlet içinde direnişle karşılaşmasıdır. Türkiye de sermaye ulusalcı politikalar güdemeyecek kadar ulus-ötesi olduğundan ama aynı zamanda kalkınmacı-refah devleti modelini sürdüremeyecek kadar da zayıf olduğundan işçi sınıfına pompaladığı egemen-milliyetçi söylemin toplumsal tabanını çökertmektedir. Bir zamanlar çözüm olarak sunulan ve herkesin temel ihtiyaçlarının devletçe sağlanmasına dayanan ulus modeli gelişmesine hizmet ettiği sermaye tarafından sistematik olarak ortadan kaldırılıyor. Bu durum bir yandan bürokratik elitleri çaresizleştirirken diğer yandan onları gittikçe daha da sağa itiyor. Sınıf uzlaşmacılığı hizmet ettiği sınıf tarafından, burjuvazi tarafından reddedildikçe bu sınıf uzlaşmacılığını zorla –askerler- ya da “güzellikle” –sivil bürokrasi ve Kemalist elitler- yürütmekle muktedir olan kadrolar yırtıcı ve bir o kadar içi boş söylemlere itiliyorlar. Yaşadığımız durum işte devletin karşılaştığı böylesi bir krizin ifadesidir. Burjuvazinin hükümeti kendi devleti tarafından korkuyla karşılanırken burjuvazi de onsuz yapamayacağı devletle cebelleşmek zorunda kalmaktadır. Bunun doğrudan sonucu ise devlet eliyle yapılan politik cinayetlerden, milliyetçi kamplaşmaları meşrulaştırmaya çalışan linç ajitasyonlara kadar değişiyor. Devletin yaşadığı bu kriz burjuvazinin çıkışsızlığını ifade ediyor ve burjuvazi işçi sınıfına, milliyetçi kamplaşmalardan ve anti-faşist-faşist demagojiden başka önerebileceği akılcı bir politikası olmadığı her gün daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Derinleşen krizden yükselen faşizme? Faşizmden bahsedenlerin anlamadığı ve tartışmayı kesinlikle kabul etmedikleri gerçek şudur ki faşizm tarihsel olarak hep politik iktidarı hedefleyen bir hareket olmuştur. Faşist hareketin demokratik burjuvaziyle çelişkisi, politik iktidarı alma yolunda ilerlerken bile en fazla lafta olmuş, demokratik burjuvazi pratikte faşizmin iktidar yolunu kendisi açmıştır. Faşist hareket özünde işçi mücadelesi sosyal demokrasi reformizm tarafından bastırıldığında ve devletin ekonomik krizlere müdahale etmekte kullanılmaya başlamasıyla birlikte, toplumu burjuvazinin “milli” çıkarları doğrultusunda birbirine bağlamanın bir aracı olmuştur. Faşizmin doğduğu dönemde yani iki dünya savaşı arasında olan tam da budur ve 2.dünya savaşından sonra faşist yöntemler en demokratik ve liberal devlete bile entegre edilmiştir –hem de faşist devletler yenildikten sonra!- Dolayısıyla bugün anti-faşizmden, faşist bir hareketin yükselmekte olduğundan bahsedenler hayal görüyorlar. Onların kâbusu aslında devletin sarsılmasıdır. Liberal devletin olanaksızlığını kavrayamayan anti-faşistler devletin kendilerine bile dönen anlamsız şiddeti karşısında şoka uğramaktadırlar… Hal bu ki devletin gerçekliği budur.
Sıradan faşizmden gündelik nihilizme…
Liberal antifaşistlerin bir kâbusu da anti-entelektüel ve öfke içindeki kalabalıkların varlığı. Ekonomik alternatifsizliğin ve politik yozlaşmanın ortasında milliyetçi söyleme sığınan ve her ne kadar politikleşmese ve bir toplumsal alternatifi öneremeseler de milliyetçi-ulusalcı egemen ideolojiyi öfkelerine ve hınçlarına meşruluk katmak için kullanıyor bu kitleler. Şiddete başvurmalarının ve içlerinde Ogün Samast’lar çıkarmalarının nedeni de budur. Buharlaşan sosyal-devlet onları sindiremediği ölçüde liberal aydınlar kendi “demokratik” düzlemlerinin sarsıldığını görüyorlar.
Anti-faşizm bize buna karşı demokratik alternatifi öne sürmemizi öneriyor. Hal bu ki nihilizm burjuva politikasından usanmışlığı belirtmesi ölçüsünde sadece akıl dışı bir şiddeti önerdiği için aşırı milliyetçilikten bahsediyor. İşçi sınıfının bu kesimleri nihilizmde çaresizliklerinin ifadesini buluyor ve demokrat-liberal entelektüeller de bundan doğal olarak korkuyorlar.
Halbuki işçi sınıfı her gün sefaletini yok edecek gerçek alternatifin, sınıfsız bir dünyanın ve bunun için yapılacak mücadelenin ihtiyacını duyuyor. Onun şimdiki zayıflığı milliyetçi ideolojiler tarafından örgütlenmeye çalışılıyor olması değil kendini politik bir alternatif olarak ortaya koyamamasıdır. Sınıfımızın ihtiyacı çıkarları doğrultusunda verdiği mücadeleyi sendikalar ve ulusal talepler ötesinde bütününü saracak şekilde ortaya koyabilmesidir. Ve bunun çözümünün devletçilik olmadığını söylemek bizlere komünist devrimcilere ve bu doğrultuda yapacağımız müdahalelerin etkinliğine de bağlı...
KAPİTALİSTLERİN SAĞLIK HİZMETLERİ SAĞLAMA SORUNU Gün geçtikçe sermaye düzeni, geçmişteki sosyal devlet yapısının verdiğikleri “hizmetleri”, artık karşılayamıyor. Burjuvazinin son geçirdiği yasalar, sağlık konusundaki yaptırımlar da bunu gösteriyor. Zaten en başından beri işçi sınıfı için işkence niteliğinde olan sağlık sorunlarına devlet hastanelerinde çözüm bulma çabası, gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Kapitalist bir dünya düzeninde, sağlık sadece burjuvazinin sahip olduğu bir lükstür. Köle sahipleri gibi sömürdüğü emekçilerini hayatta tutma ihtiyacı içerisindeki burjuvazi, çürümekte olan kapitalist sistemin ideal ekonomik modeli olan devletçi kapitalizm denilen sistemi, sosyal güvenlik ve benzeri sistemlerle bu sorunlara da çare bulmak için kullanmaya çalışmıştır, fakat artık devletçi kapitalist sistem dağılmakta, sosyal güvenlik gibi haklar ise karşılanamamaktadır. Sağlık işçilerinin yaşam koşullarının gitgide kötüleşmesi ve sağlık sektöründe özelleşmeye doğru gidiş de bunun bir göstergesidir. Bu noktada her şeyin eskisi gibi olmasını isteyen, devleştirmeyi savunanlar ortaya çıkar, fakat bu emekçiler için yanlış bir yoldur. Özelleştirme ve devletleştirme kapitalist düzenin içerisinde sıkça kullanılan bir mekanizmadır. Süreç devletin önce kârlı olmayan bir özel işletmeyi devletleştirmesiyle başlar, sonra işletmeye yatırımlar yapıp kârlı hale getirilir. İşletme kârlı olduğu zaman devlet münasip bir fiyatla işletmeyi özel sermayeye satar. Neticede devletleştirmeler zararın işçi sınıfına ödetilmesidir yani ülke burjuvazisi lehine ve dünya proletaryası aleyhine işler. Özelleştirmeler ise de kârın özelleştirilmesidir. Yani sonuçta hem devletleştirme, hem de özelleştirme, tıpkı zorunlu bir parçası oldukları kapitalist sistem gibi işçilerin sınıf çıkarlarına aykırıdır. Zaten kapitalist sistem gereği, bir işletme özelleştiriliyorsa, bunun nedeni o işletmenin artık devlet elinde kalamayacak olmasıdır. Peki o zaman ne yapılabilir? Özelleştirilen bir işletmede bu döngünün acısını çeken işçilerin dertlerine yeniden devletleşmenin çare olmayacağı ortadadır. Burjuazi, sonuna kadar sömürdüğü işçilerin sadece çalışabilmelerini sağlayabilecek sağlıklı olmasını bile sağlamaktan acizdir. Bu çürümüş kapitalist sisteme karşı, emekçilerin sağlık sorununu çözmelerinin tek yolu, bütün işçi sınıfına yayılmış uluslararsı bir mücadele ile proleteryanın egemenliği kendi ellerine almasıdır.- Yorum göndermek için giriş yapın
- 435 okuma

