Hayatta Kalmış Sekiz Asker
Submitted by eks on Wed, 2008-03-05 17:39.
PKK tarafından rehin alınan askerler geri döndüğünden itibaren Türkiye burjuvazisinin hemen hemen bütün kesimlerinin tavrı netti: ‘Adalet' Bakanı Mehmet Ali Şahin "Askerlerin kurtulmalarına fazla sevinemedim" dedi, ‘İşçi' Partisi başkanı Doğu Perinçek ise daha da ileri giderek "keşke tabutları gelseydi" dedi. İşte ölen askerlerin ardından sular seller gibi timsah gözyaşları döken burjuvazinin gencecik yaşında evinden alınıp, eline bir silah tutuşturup soğuk dağlara gönderilmiş işçi çocuklarına verdiği değer!
Bugün, sekiz asker, PKK'nın elindeki esaretten sonra Türkiye devletinin hapishanelerinde düştüğü esaretten kurtulmuş gibi gözüküyor. Askerler neyle suçlanıyorlardı? "Memuriyet görevinin gereklerine aykırı hareket etmek", "askeri disiplinin aşırı şekilde sarsılması", "emre itaatsizlikte ısrar"... Fakat asıl soru şu: ordu ve devlet bu askerleri gerçekten neden tutukladı? Çünkü ellerine silah verip dağlara yolladıkları işçi çocuklarına gözdağı vermek istiyorlar. Çünkü onların yürü denildiğinde yürümelerini, öl denildiğinde ölmelerini istiyorlar. Çünkü korkuyorlar.
Korktukarı PKK değil, çünkü PKK sonuçta ulaşabilecekleri emperyalist kuvvetlere bağlı, sonuçta bir yere kadar kontrol edilebilir, bir yere kadar mantıklı bir rakip onlara göre: Türkiye burjuvazisinin yeri geldiğinde demeçlerinde lanetler yağdırıp yeri geldiğinde meclislerinde temsilcileriyle el sıkıp sohbet edebilecekleri bir rakip. Hele PKK ile TSK'nın barışmasını ve "bir arada yaşamını" savunan sol liberallerden hiç korkmuyorlar, hata kimileri onları destekliyor. "Ülkemizi Amerika'ya böldürmeyeceğiz" diyen sözde muhalif sol ise zaten ‘yükselen' milliyetçiliğin kuyruğuna takılma peşinde. Hükümet ve ordu, birlikte ele alındığında burjuvazinin en güçlü kesimi, burjuvazinin yukarıda saydığımız diğer kesimlerinin hiçbirinden korkmuyorlar. Sekiz askere yapılmış olanların arkasındaki korkunun kaynağı hiçbir burjuva kesimi değil - her ne kadar burjuvazinin hemen hemen bütün kesimleri onları günah keçisi veya kurban olarak göstererek kendi emelleri için kullanmaya çalışmış olsa da.
Türkiye burjuvazisinin arada çatışsa da sınıfsal düşmanlarına karşı kader ortağı olan araçları, hükümet ve ordunun korktukları, gözdağı verdikleri binlerce askerden başkası değil. Tam da o askerlerin "memuriyet görevinin gereklerine aykırı hareket" ve "emre itaatsizlikte ısrar" etme, ve "askeri disiplinin aşırı şekilde sarsılması" ihtimalinden korkuyorlar. Askerlerin yürü denildiğinde yürümemelerinden, öl denildiğinde ölmemelerinden korkuyorlar. İşçi sınıfının savaşa karşı çıkmasından korkuyorlar. İşçi snıfından korkuyorlar.
Kasım 2007'de ölen Bayram Güzel adlı askerin dedesi şöyle söyledi: "Ölüyor, ölüyor, hep garibanların çocukları ölüyor. Garibanların, fakirlerin ocakları yanıyor. Fakirin eli kolu kısa, vur sırtına yük taşıt. Ağaların, paşaların çocukları neden şehit olmuyor!" Eylül 2006'da ölen Burak Okay'ın annesi "Oğlum sinek bile öldüremezken, 'insan öldürsün' diye dağa çıkardılar. Oğlum şehit değil, pisi pisinine öldü. Hakkımı helal etmiyorum" dedi. Aynı ay ölen Cengiz Evranos'un babası "Vatan sağolsun demiyorum. Siyasetçiler de çocuklarını Dargeçit'e göndersin" dedi. Nisan 2006'da ölen Şahin Abanoz'un annesi "Zengin fakir ayrımı var. Bir tane milletvekili çocuğu var mı? Bir tane başkan çocuğu var mı? Hep fakir çocuğunu, garip çocuğunu yığdılar" dedi. 1980'de PKK ile TSK arasındaki savaşın ilk kurbanların olan askerlerden birinin çocuğu bugün "Komşularım, ayıplayan gözlerle bakıyorlar, balkonuma bayrak asmadığım için. Bilmiyorlar ki, ben evdeki Türk bayrağını dükkândan parayla ya da bir gazeteden promosyon olarak almadım; babamın tabutundan verdiler bize. Nasıl asayım o bayrağı? Hem benim acımı kaç metrekarelik bayrak, kaç kişilik yürüyüş ya da ne kadar hamasi nutuk azaltabilir? Hayır, ben bayrak asmadım, asmayacağım (...)Belki milyonlar için şehitler ölmez ama bazılarımız için babalar, oğullar ve kardeşler ölür. Hem de öyle bir ölür ki, acısı hiç ama hiç tükenmez. Başkaları nasıl ediyor bilmiyorum ama, bir babam daha olsa asla feda etmezdim bu vatana" diyor.
1998'de Tunceli'de yaptığı askerliği biten biri isimsiz olarak verdiği bir röportajda şöyle diyor: "Tunceli'den bakınca, adam yüz milyon yerine iki yüz milyon maaş alıyor, olağanüstü hal niye kalksın? Ne güzel para! Görev süresini ikiyken üç sene yapıyor. Yani ölürsem ölürüm, ama para kazanıyorum. Bence savaşın bitmesi bu insanlara bırakılmamalı (...) Gerekirse sermaye, hiç fark etmez. Savaşı uzatmaya sebebiyet verecek egemenlik kırılmalı". 1997'de Van'da askerlik yapmış biri "Orada zengin kesime herkes takmıştı" diye anlatıyor askerlerin arasındaki hisleri ve sonra "Bir daha askerlik yapmak zorunda kalsam, yapmak istediğim ve yapamadığım şeyi yapacağım, askerlikten kaçacağım. O yeşil elbiseyi ve emir altına girmeyi kesinlikle reddedeceğim (...)Bu savaşın kimler için yapıldığını, bu savaştan kimlerin kârlı kimlerin zararlı çıktığını gördüm" diyor.1996'da Bingöl'de askerlik yapmış biri, ismi saklı olarak verdiği bir röportajda şöyle diyor: "Asker, devlet ya da diğer güçler, polis ne kadar kirliyse, PKK da kendi omuzlarında yükseldiği halkına karşı o kadar kirli (...) Her iki taraf için de antipati geliştiriyorsun(...) Çözümü siyasiler de istemiyor. Savaş rantını yaratmış, 13-14 yıldır seyreden düşük yoğunluklu bu savaş 14 yıl daha sürebilecek kurumlaşmasını yaratmış. Bu bir iş, PKK için de öyle". 1995'te Siirt'te askerlik yapmış biri şöyle diyor: "Oraya gitmemden önce düşmanımı bilmek istiyordum. Şimdi, sorgulamayı tamamladım. Düşmanım kim? Hâkim sınıflar yani, kim olacak? (...) Bu savaşın kimler tarafından sürdürüldüğünde, beslenenlerin kimler olduğunda daha netleştim. Subaylar savaşın sürmesini istiyorlardı, güzel para kazanıyorlar". 1992'de Mardin'de askerlik yapmış biri "Şimdi zenginin çocuğunu görmedim oralarda, hep fakir fukaranın çocuğunu yolluyorlar. Bizim dönemimizde çokları isyan etti, niye zengin adamın çocuğunu görmüyorum diye, hak veriyorum adama" diyor. (Kaynak: Mehmedin Kitabı)
İşte burjuvazi bundan korkuyor ve buna gözdağı veriyor. Sadece gözdağı vermekle kalmıyor: bu tepkileri bile kullanmaya, bu tepkileri gösterenleri burjuvazinin şu ya da bu kesimine çekmeye, bu sesleri gölgelemeye ve hatta kullanmaya çalışıyor. Fakat işçi sınıfının bu kanlı savaşta birbiri öldürmeye zorlanan evlatlarına sadece ve sadece işçi sınıfının kendisi sahip çıkabilir ve dünya üzerindeki bütün savaşlar ancak işçi sınıfının kapitalizmi yok etmesiyle son bulabilir.
Şu anda, savaşa karşı çıkan sesler, işçi sınıfının günlük mücadelesinin gündemine oturamamıştır. Tıpkı savaş karşıtı hisler gibi gibi işçi sınıfının günlük mücadesini de burjuvazi hem gölgelemeye ve baltalamaya, hem sendikalar aracıyla kontrol etmeye, hem de şu veya bu ideoloji uğruna kullanmaya çalışmaktadır. Fakat bu durum, sınıf mücadelesinin bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yükselmekte olduğunu, ve işçi sınıfının, burjuvazinin önüne koyduğu engelleri aşabilme ihtimalini ve bu kanlı savaşa sınıfsal bir temelli bir karşı çıkışın günlük sınıf mücadelesinin gündemine oturabileceği ihtimalini yadsımaz. Sadece bu ihtimal bile burjuvaziyi ciddi bir şekilde korkutmaya yetmektedir, çünkü TSK veya PKK kurmaylarının ölmeye ve birbirlerini öldürmeye gönderdiği işçi ve köylü çocukları, düşmanın karşılarındaki proleterler değil, emirleri verenler olduğunu anladıklarında devrilecek olan burjuvaziden başkası değildir.
Cihan
»
- 384 reads

